Hürriyet Mahallesi, Kız Kalesi Sokak No:3 İç Kapı: 2, 34403 Kâğıthane/İstanbul
trenfrdearruroja

İnfaz Durdurulursa Firar Suçu Ne Olur? TCK 292 Açısından Değerlendirme

04.09.2026
İnfaz Durdurulursa Firar Suçu Ne Olur? TCK 292 Açısından Değerlendirme

DAYANAK MAHKÛMİYET ORTADAN KALKARSA FİRAR SUÇU DA ORTADAN KALKAR MI?

Ceza hukukunda bazen ilk bakışta çok basit görünen bir soru, dosyanın içine girildiğinde oldukça zor bir hukuki probleme dönüşebiliyor.

Bunlardan biri de şu:

Bir kişi kesinleşmiş bir mahkûmiyet nedeniyle cezaevindeyken firar ediyor. Hakkında ayrıca firar suçundan soruşturma ve dava açılıyor. Fakat daha sonra cezaevinde bulunmasına neden olan asıl mahkûmiyet hükmü kaldırılıyor, yeniden yargılama yapılıyor veya lehe kanun uygulaması sonucunda cezanın infazı durduruluyor.

Bu durumda daha önce gerçekleşen firar ne olacak?

Firar suçu bağımsızlığını koruyup yargılamaya devam mı edilecek, yoksa kişinin cezaevinde bulunmasına neden olan hukuki dayanak ortadan kalktığı için firar suçunun da hukuki temeli tartışmalı hâle mi gelecek?

Son dönemde özellikle kamuoyunda “IBAN mağdurları düzenlemesi” olarak bilinen TCK m.158/4 değişikliğinden sonra bu soruyla daha sık karşılaşılacağını düşünüyorum.

Ancak mesele yalnızca IBAN dosyalarından ibaret değil.

Aynı sorun yağma suçundan hükümlü bir kişi için de çıkabilir, uyuşturucu ticareti suçundan hükümlü biri için de, dolandırıcılık veya başka herhangi bir suçtan hükümlü kişi bakımından da.

Asıl soru şudur:

Firar suçunun hukuki varlığı, kişinin cezaevinde bulunmasına neden olan mahkûmiyetten tamamen bağımsız mıdır?

Kanaatimce meseleye “firar edildi, suç tamamlandı, gerisi bizi ilgilendirmez” şeklinde yaklaşmak fazla kolaycıdır. Fakat bunun tam tersine, “asıl mahkûmiyet kalktıysa firar da otomatik olarak ortadan kalkar” demek de mevcut kanuni sistem içerisinde aynı ölçüde iddialıdır.

Konuyu biraz daha yakından incelemek gerekiyor.

Firar suçu hangi şartlarda oluşur?

Türk Ceza Kanunu’nun 292. maddesi oldukça açık bir ifadeyle düzenlenmiştir.

Maddeye göre;

“Tutukevinden, ceza infaz kurumundan veya gözetimi altında bulunduğu görevlilerin elinden kaçan tutuklu veya hükümlü” cezalandırılır.

Dolayısıyla TCK m.292 herkes tarafından işlenebilecek bir suç değildir.

Failin belirli bir hukuki statüye sahip olması gerekir:

Tutuklu veya hükümlü olmak.

Bu nedenle “hükümlülük” veya “tutukluluk”, firar suçunun çevresinde bulunan tesadüfi bir durum değildir. Doğrudan suç tipinin içerisinde yer almaktadır.

Başka bir ifadeyle kanun;

“Cezaevinden çıkan herkes cezalandırılır”

dememektedir.

“Tutuklu veya hükümlü olan kişinin kaçmasını” cezalandırmaktadır.

Tam da tartışma burada başlamaktadır.

Çünkü bir kişinin “hükümlü” sıfatını kazanmasına neden olan karar daha sonra tamamen ortadan kalkarsa, geçmişte işlenen firar bakımından bu sıfatın nasıl değerlendirileceği ciddi bir hukuki sorun hâline gelir.

Firar neden bağımsız bir suç olarak görülüyor?

Firar suçunun Türk Ceza Kanunu içerisindeki yerine baktığımızda önemli bir ayrıntıyla karşılaşıyoruz.

TCK m.292, “Adliyeye Karşı Suçlar” arasında düzenlenmiştir.

Kanunun korumak istediği değer yalnızca kişinin cezasını çekmesini sağlamak değildir. Devletin ceza adaletinin ve infaz sisteminin düzenli şekilde işlemesi de korunmaktadır.

Bir mahkeme kararı verilmiş, karar kesinleşmiş, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından infaza alınmış ve kişi ceza infaz kurumuna yerleştirilmişse; kişinin kendi iradesiyle bu infaz düzeninin dışına çıkması ayrıca cezalandırılmaktadır.

Bu bakımdan firar suçu, yağma suçunun veya dolandırıcılık suçunun bir parçası değildir.

Örneğin kişi yağma suçundan 8 yıl hapis cezası aldıysa ve açık ceza infaz kurumundan kaçtıysa;

birinci dosya yağma suçuna,

ikinci dosya ise TCK m.292 kapsamında adliyeye karşı işlenen firar suçuna ilişkindir.

Bu iki suç hukuken aynı suç değildir.

İşte firar suçunun bağımsızlığını savunan görüşün en güçlü dayanağı budur.

Firar tarihinde ortada infaz edilmekte olan geçerli bir mahkûmiyet bulunmaktadır. Kişi de kendisinin hükümlü olduğunu bilmektedir. Buna rağmen ceza infaz kurumundan kaçmaktadır.

Bu görüşe göre suç, kaçmanın gerçekleşmesiyle tamamlanmıştır.

Daha sonra esas mahkûmiyetin bozulması veya kaldırılması, geçmişte tamamlanmış olan ikinci suçu kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken başka bir problem var

Ben meselenin yalnızca buradan okunmasının eksik olduğu düşüncesindeyim.

Çünkü TCK m.292’nin faili herhangi bir kişi değil, “hükümlü veya tutuklu”dur.

Dolayısıyla firar dosyasına bakan mahkeme kaçınılmaz olarak başka bir dosyadaki hukuki statüye ihtiyaç duymaktadır.

Mahkemenin yapacağı ilk işlerden biri zaten sanığın hangi karara dayanılarak ceza infaz kurumunda bulunduğunu tespit etmektir.

İnfaz evrakı getirtilir.

İlam incelenir.

Kesinleşme tarihi incelenir.

İnfaza başlama tarihi incelenir.

Kişinin gerçekten hükümlü veya tutuklu olup olmadığı belirlenir.

Bunlar yapılmadan TCK m.292 bakımından sağlıklı bir mahkûmiyet kurulamaz.

Dolayısıyla firar suçu ayrı bir suç olsa bile, failin hukuki statüsü bakımından başka bir yargı kararına bağımlıdır.

Ben bu ilişkiyi “tam bağımlılık” yerine statüsel bağlılık olarak tanımlamanın daha doğru olduğunu düşünüyorum.

Firar, ayrı bir suçtur; ancak firarı gerçekleştirebilecek kişinin hukuki kimliği başka bir karar tarafından yaratılmaktadır.

İşte asıl tartışma da bu statünün sonradan ortadan kaldırılması hâlinde ortaya çıkmaktadır.

Bir örnek üzerinden gidelim

Bir kişinin yağma suçundan 10 yıl hapis cezasına mahkûm edildiğini düşünelim.

Karar kesinleşiyor.

Kişi cezaevine giriyor.

Bir süre sonra açık ceza infaz kurumuna ayrılıyor ve buradan firar ediyor.

TCK m.292 kapsamında hakkında ayrıca dava açılıyor.

Fakat firardan bir yıl sonra yeni bir kamera görüntüsü ortaya çıkıyor ve yağma suçunu aslında başka bir kişinin işlediği anlaşılıyor.

CMK hükümleri kapsamında yargılamanın yenilenmesi kabul ediliyor.

Sonunda kişi yağma suçundan beraat ediyor.

Şimdi şu soruyu sormak zorundayız:

Bu kişi hangi cezanın infazından kaçmıştır?

Bir görüş şöyle diyecektir:

“Firar ettiği tarihte hakkında kesinleşmiş bir hüküm vardı. Dolayısıyla o tarihte hükümlüydü. Sonradan beraat etmesi geçmişte gerçekleştirdiği firarı hukuka uygun hâle getirmez.”

Bu görüş hukuk tekniği bakımından oldukça güçlüdür.

Ancak karşı tarafta da küçümsenemeyecek bir soru vardır:

Devletin sonunda hiç işlememiş olduğunu kabul ettiği bir suç nedeniyle cezaevinde tuttuğu kişinin, o cezanın infazından kaçmasını hâlâ “hükümlünün kaçması” olarak nitelendirebilir miyiz?

İşte bence asıl tartışılması gereken nokta budur.

Yeniden yargılama talebinin kabul edilmesi tek başına yeterli değildir

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

CMK m.312’ye göre yargılamanın yenilenmesi istemi, hükmün infazını kendiliğinden ertelemez.

Mahkeme ayrıca infazın geri bırakılmasına veya durdurulmasına karar verebilir.

Dolayısıyla yalnızca;

“Yeniden yargılama talebim kabul edildi”

denilmesi, eski mahkûmiyetin o anda yok olduğu anlamına gelmez.

Aynı şekilde;

“Mahkeme infazı durdurdu”

denilmesi de tek başına firar suçunun ortadan kalktığı anlamına gelmemelidir.

İnfazın durdurulması başka, mahkûmiyet hükmünün ortadan kaldırılması başka bir hukuki sonuçtur.

Bu ayrımı özellikle vurgulamak gerekir.

Çünkü infazın durdurulması çoğu zaman geçici nitelikte bir koruma tedbiridir. Yargılamanın sonunda aynı mahkûmiyet tekrar kurulabilir.

Dolayısıyla yalnızca infaz durdurma kararı verilmesi nedeniyle geçmişte tamamlanmış firar suçunun otomatik biçimde düşeceği düşüncesine katılmıyorum.

Peki mahkûmiyet tamamen kaldırılır ve kişi beraat ederse?

İş biraz burada zorlaşıyor.

Türk hukukunda bu özel ihtimali açıkça düzenleyen;

“Firarın dayanağı olan mahkûmiyet sonradan kaldırılırsa TCK m.292 uygulanmaz”

şeklinde bir hüküm bulunmamaktadır.

Aynı şekilde;

“Dayanak mahkûmiyet sonradan kaldırılmış olsa bile firar suçu aynen devam eder”

şeklinde özel bir düzenleme de yoktur.

Dolayısıyla mesele suç teorisinin genel prensipleri üzerinden çözülmek zorundadır.

Burada özellikle üç hususun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum:

Birincisi, firar tarihinde kişinin hukuken hükümlü veya tutuklu olup olmadığı.

İkincisi, dayanak kararın sonradan kaldırılmasının sebebi.

Üçüncüsü, yeni kararın geçmişe etkisinin kişinin infaz statüsünü nasıl değiştirdiği.

Bu üçü birbirinden ayrılmadan verilecek cevaplar bizi hatalı sonuçlara götürebilir.

Eski tarihli fakat oldukça ilginç bir Anayasa Mahkemesi değerlendirmesi var

Konunun tamamen teorik olmadığını göstermek açısından eski bir Anayasa Mahkemesi kararına yansıyan olay dikkat çekicidir.

O olayda kişinin dayanak hükümlülüğü yargılamanın yenilenmesi yoluyla kaldırılmış olmasına rağmen, firar fiilinin ayrıca hukuki varlığını sürdürdüğü yönünde değerlendirme yapılmıştır.

Karardaki olay bugünkü TCK m.292 ile birebir aynı hukuki çerçevede değildir ve bu nedenle günümüz açısından doğrudan emsal gibi kullanılmasını doğru bulmam.

Ancak kararın arkasındaki düşünce önemlidir:

Kişinin kaçtığı anda var olan hukuki statüsü ile, daha sonra gerçekleşen yargısal gelişmeler birbirinden ayrılabilir.

Bu yaklaşım bugünkü TCK m.292 bakımından da “firarın bağımsızlığı” tezini destekleyen önemli bir argümandır.

12. Yargı Paketi ve IBAN dosyalarında mesele biraz daha farklı

31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren 7589 sayılı Kanun ile TCK m.158’e eklenen dördüncü fıkra, belirli şartlarla banka veya ödeme araçlarının kullandırılmasıyla sınırlı iştirak hâlinde cezanın yarı oranında indirilmesini öngörmektedir.

Burada önemli bir hususun altını çizmek gerekiyor.

TCK m.158/4 düzenlemesi kural olarak;

“Bu kişiler suç işlememiş sayılır”

dememektedir.

Belirli şartların varlığı hâlinde cezanın yarı oranında indirilmesini öngörmektedir.

Dolayısıyla IBAN kullandırma nedeniyle örneğin 4 yıl hapis cezası kesinleşmiş bir kişinin yeni düzenleme nedeniyle cezası 2 yıla düşürüldüğünde, eski mahkûmiyetin bütünüyle yok olduğu söylenemez.

Bu nedenle sadece TCK m.158/4 uygulanarak cezanın azaltılması, daha önce işlenmiş bir firar suçunu kural olarak kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Fakat başka bir ihtimal oldukça önemlidir.

Yeni ceza hesabına göre kişi firar tarihinde zaten tahliye edilmesi gereken biri hâline geliyorsa ne olacak?

Bence asıl güçlü hukuki tartışma burada başlamaktadır.

Örneğin kişi eski hükme göre dört yıl cezaevinde kalacakken firar etmiş olsun.

Sonradan uygulanan lehe kanun nedeniyle ceza iki yıla düşsün.

Yapılan yeni müddetname hesabında kişinin firar ettiği tarihten önce tahliye edilmesi gerektiği ortaya çıksın.

O zaman artık başka bir soruyla karşı karşıyayız:

Firar tarihinde gerçekte infaz edilmesi gereken bir hapis cezası kalmamışsa kişi TCK m.292 anlamında “hükümlü” sıfatıyla ceza infaz kurumunda bulunuyor kabul edilebilir mi?

Kanaatimce böyle bir durumda firar dosyasına bakan mahkemenin;

“Firar tarihinde cezaevindeydi, konu kapanmıştır”

demesi yeterli değildir.

Yeni ilam,

yeni müddetname,

mahsup süreleri,

koşullu salıverilme tarihi,

denetimli serbestlik tarihi

ve fiili tahliye edilmesi gereken tarih mutlaka getirtilmelidir.

Çünkü yeni hukuki durum, kişinin firar tarihinde artık infaz edilmesi gereken bir cezasının bulunmadığını gösteriyorsa TCK m.292’nin fail unsurunun yeniden tartışılması gerekir.

Bu ihtimal, yalnızca infazın sonradan durdurulmasından çok daha güçlü bir savunma zemini yaratır.

Suçun işlendiği tarih mi önemlidir, sonradan ortaya çıkan gerçek hukuki durum mu?

Ceza hukukunun klasik yaklaşımına göre suçun unsurları fiilin işlendiği tarihe göre değerlendirilir.

Bu nedenle firar ettiği tarihte hakkında kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan bir mahkûmiyet bulunan kişi açısından TCK m.292’nin şartlarının gerçekleştiği ileri sürülebilir.

Bu yaklaşımın önemli bir hukuki dayanağı vardır.

Devlet tarafından verilmiş bir mahkeme kararının birey tarafından kendi değerlendirmesine göre geçersiz sayılması mümkün değildir.

Bir hükümlü;

“Ben zaten suçsuzum, ileride beraat edeceğim”

diyerek cezaevinden ayrılamaz.

Hukuk düzeni bunun için istinaf, temyiz, yargılamanın yenilenmesi, infazın durdurulması ve diğer kanun yollarını öngörmüştür.

Bu nedenle kişinin kendi hakkındaki mahkûmiyetin yanlış olduğunu düşünmesi firarı hukuka uygun hâle getirmez.

Buraya kadar benim de herhangi bir tereddüdüm yok.

Ancak olay sonradan gerçekten beraatle sonuçlanmışsa veya yeni infaz hesabı kişinin firar tarihinde özgürlüğünden yoksun bırakılmasının artık hukuki bir dayanağının bulunmadığını ortaya koyuyorsa mesele yalnızca kişinin sübjektif düşüncesinden ibaret değildir.

Artık devletin kendi yargı kararıyla oluşturduğu yeni bir hukuki gerçeklik vardır.

Bu nedenle ikinci durumda TCK m.292’nin uygulanmasının tekrar değerlendirilmesi gerekir.

Her mahkûmiyetin kaldırılması aynı sonucu doğurmaz

Burada dosyaları birbirinden ayırmak gerekiyor.

Bir mahkûmiyetin yalnızca usul eksikliği nedeniyle bozulması ile kişinin fiili işlemediğinin ortaya çıkması aynı şey değildir.

Örneğin;

mahkeme görevsiz olduğu için hüküm bozulmuş olabilir,

savunma hakkı kısıtlandığı için yeniden yargılama yapılabilir,

cezanın hesaplanmasında hata yapılmış olabilir,

lehe kanun nedeniyle yalnızca ceza miktarı değişebilir,

suç vasfı değişebilir,

veya yeni delille kişinin aslında suçun faili olmadığı ortaya çıkabilir.

Bütün bu ihtimalleri tek bir cümleyle;

“Mahkûmiyet kalktı, firar da kalktı”

şeklinde değerlendirmek doğru olmaz.

Özellikle yeniden yapılan yargılama sonucunda aynı fiilden tekrar mahkûmiyet kuruluyorsa, firar suçunun bağımsızlığını koruduğu görüşü çok daha güçlüdür.

Buna karşılık yeniden yargılama sonunda sanığın olayla hiçbir ilgisinin olmadığı belirlenmiş ve beraatine karar verilmişse tartışma çok daha ciddi hâle gelir.

Firar mahkemesi asıl dosyadaki gelişmeleri beklemeli midir?

Kanaatimce evet.

TCK m.292 yargılaması devam ederken dayanak mahkûmiyet hakkında yeniden yargılama başlatılmış ve özellikle infaz durdurulmuşsa, firar dosyasındaki mahkemenin bu gelişmeye kayıtsız kalmaması gerekir.

Çünkü başka mahkemenin vereceği karar, sanığın TCK m.292 anlamındaki hukuki statüsünü doğrudan etkileyebilir.

Bu nedenle somut olayın özelliklerine göre;

dayanak mahkemenin dosyasının getirtilmesi,

infaz savcılığından güncel infaz evraklarının istenmesi,

yeniden yargılama kararının incelenmesi,

varsa yeni hükmün beklenmesi,

yeni müddetnamenin dosyaya alınması

gerektiğini düşünüyorum.

Ceza yargılamasında şekli bir gerçeğin değil maddi gerçeğin araştırılması esastır.

Mahkemenin önündeki sanığın gerçekten TCK m.292 anlamında “hükümlü” sıfatıyla kaçıp kaçmadığı konusunda ciddi bir değişiklik meydana gelmişse, bunun görmezden gelinmesi doğru olmaz.

Bence doğru hukuki ayrım şu şekilde yapılmalı

Bu konuda herkese uygulanabilecek tek cümlelik bir cevap vermenin doğru olmadığı kanaatindeyim.

Ancak dosyaları birkaç gruba ayırabiliriz.

Sadece infazın geçici olarak durdurulmuş olması hâlinde:
Daha önce tamamlanmış firar suçunun kendiliğinden ortadan kalktığını söylemek güçtür.

Lehe kanun uygulanarak yalnızca cezanın azaltılması hâlinde:
Kişinin firar tarihinde infaz edilmesi gereken cezası hâlen bulunuyorsa firar suçu kural olarak bağımsızlığını koruyacaktır.

Yeni ceza hesabına göre kişinin firar tarihinden önce tahliye edilmesi gerektiği ortaya çıkıyorsa:
TCK m.292 bakımından “hükümlü” sıfatı ve hukuka uygun infaz şartı ciddi biçimde yeniden tartışılmalıdır.

Yargılamanın yenilenmesi sonucunda eski mahkûmiyet tamamen kaldırılmış ve beraat verilmişse:
Firar suçunun otomatik olarak ortadan kalktığını söyleyen açık bir kanun hükmü bulunmamakla birlikte, TCK m.292’nin özgü suç niteliği nedeniyle dayanak statünün geçmişe etkisi mutlaka tartışılmalıdır. Buna karşılık suçun işlendiği anda mevcut ve icra edilebilir bir mahkeme kararının bulunması, firarın bağımsızlığını savunan görüşün en güçlü dayanağıdır.

Bu son mesele kanaatimce Yargıtay tarafından açık ve güncel bir içtihatla çözümlenmeye ihtiyaç duyan alanlardan biridir.

IBAN dosyalarında firar yargılaması bakımından ne yapılmalı?

TCK m.158/4 nedeniyle uyarlama talebinde bulunulan ve aynı zamanda firar dosyası bulunan kişiler bakımından sadece;

“12. Yargı Paketi çıktı, firar cezası da kalkmalıdır”

şeklinde bir savunmanın yeterli olmayacağını düşünüyorum.

Bunun yerine infaz matematiği ortaya konulmalıdır.

Önce yeni düzenlemeye göre ceza belirlenmelidir.

Ardından tutukluluk ve hükümlülükte geçen süreler mahsup edilmelidir.

Yeni koşullu salıverilme ve hak ederek tahliye tarihleri hesaplanmalıdır.

Sonra firar tarihiyle karşılaştırılmalıdır.

Çünkü bazen bir dosyada en güçlü savunma soyut hukuk tartışması değil, tek bir tarihtir.

“Sanık 10 Mayıs tarihinde firar etti; ancak yeni hükme göre 3 Nisan tarihinde zaten tahliye edilmesi gerekiyordu.”

İşte böyle bir durumda TCK m.292 bakımından çok daha ciddi bir hukuki problem ortaya çıkar.

O kişinin 10 Mayıs tarihinde cezaevinde fiziksel olarak bulunması ile, hukuken orada bulunması gerekip gerekmediği aynı şey değildir.

Bu ayrımın uygulamada özellikle önem kazanacağını düşünüyorum.

Sonuç olarak

Firar, dayanak suçun basit bir uzantısı değildir. TCK m.292 kapsamında ayrıca düzenlenmiş, adliyeye karşı işlenen bağımsız bir suçtur.

Bu nedenle asıl mahkûmiyetin sonradan bozulması, infazının durdurulması veya cezanın azaltılması firar suçunu otomatik olarak ortadan kaldırmaz.

Ancak bundan;

“Dayanak dosyada ne olursa olsun firar mahkûmiyeti aynen devam eder”

sonucunu çıkarmak da kanaatimce doğru değildir.

Çünkü TCK m.292 suçunun faili ancak hükümlü veya tutuklu olabilir.

Bu nedenle kişinin bu statüsünü oluşturan karar sonradan ortadan kaldırılmışsa veya yeni infaz hesabı kişinin firar tarihinde artık cezaevinde bulunmaması gerektiğini ortaya koyuyorsa, firar mahkemesi bu yeni hukuki durumu incelemek zorundadır.

Ben özellikle üç sorunun cevaplanması gerektiği kanaatindeyim:

Firar tarihinde geçerli ve infaz edilebilir bir karar var mıydı?

Bu karar sonradan neden ve ne şekilde ortadan kalktı?

Yeni hukuki duruma göre kişi firar tarihinde gerçekten infaz edilmesi gereken bir cezanın hükümlüsü müydü?

Bu üç soruya cevap verilmeden kurulacak bir firar mahkûmiyetinin eksik incelemeye dayanması mümkündür.

  1. Yargı Paketi sonrasında TCK m.158/4 kapsamında yeniden ele alınacak IBAN dosyalarında da aynı tartışmayla karşılaşacağımızı düşünüyorum.

Özellikle yeni ceza hesabı sonucunda firar tarihinden önce tahliye hakkı doğmuş kişiler bakımından mesele yalnızca “firar ettin mi etmedin mi?” sorusundan ibaret değildir.

Ceza hukukunda bazen olayın gerçekleşip gerçekleşmediğinden önce sorulması gereken daha temel bir soru vardır:

O fiilin işlendiği kabul edilen tarihte, kanunun cezalandırdığı hukuki statü gerçekten mevcut muydu?

Firar dosyalarında önümüzdeki dönemde asıl tartışmanın tam olarak burada yaşanacağını düşünüyorum.

Ziyaretçi Yorumları

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

Bir Yorum Yazın

Hukuki Danışmanlık Ücretlidir. İletişim ve Randevu için arayabilirsiniz.